Bu Blog içinde Ara

5 Nisan 2021 Pazartesi

CEMAATİN GEREKLİLİĞİ

 Hamd Allah’a aittir. Biz O’na hamd eder, O’dan yardım ister, O’ndan mağfiret diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kime hidayet verirse artık onu saptıracak kimse yoktur, kimi de dalalete düşürürse artık ona hidayet edecek kimse yoktur. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir ve O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve Resul’üdür.

Emmâ ba’d, Allah kullarının üzerine olan nimetini tamamlamış, yaşamda ve dönülecek yer hususunda onlara rahmet etmiş ve onlar için Allahu Teâlâ’nın şu kavlinde doğruladığı bu dini kemale erdirmiştir:

“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.” (Mâide Suresi 3. Ayet meali)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetini gecesi gündüz gibi olan ve helak olandan başka birinin dönmeyeceği parlak ve berraklık üzere terk edinceye kadar vefat etmedi.

İlk ahdinde merhamet olunan bu ümmet olmuş, Allah (Azze ve Celle) onu hidayet üzere bir araya getirmiş, onu helak olmaktan korumuş, fertlerinin kalplerinin arasını birleştirmiş ve onu hevadan korumuştur. Zira o, tertemiz şer’î öğretilere tabi olduğu gibi Allah’a ve Resulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat etme istikameti üzere olmuştur. Onlar ise Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) eşlik etmiştir. Ona itaat etmenin, onu yüceltmenin, onun üzerine inen nura ve ona gelen hayra tabi olanları öğrenenlerden, ona gelen hakka teslim olan, ona emredilen hidayete boyun eğen, onun sözü yanında hiçbir sözleri olmayan, onun verdiği hükme karşı çıkmayan, onun önüne geçmeyen tertemiz merhametli kalplere sahip bir ümmettir bu ümmet. Nitekim onlar, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte tek bir ümmet oldular. Aynen Allahu Teâlâ’nın şu şekilde nitelendirdiği gibi:

“Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” (Enbiyâ Suresi 92. Ayet meali)

Münafıklar, fitneciler ve akideye bağlılığı zayıf olanlar, Müslümanların birliklerini parçalamak, kelimelerini dağıtmak ve onların davetlerini engellemek amacıyla Allah Resulünün (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde Müslümanlar arasında düşmanlık ateşini alevlendirmek için kaç defa fitne fitilini ateşlemeye çalıştılar. Ancak hayal kırıklığına uğradılar, başaramadılar, ifsat ettiler, ıslah edemediler ve dediler ki:

“Bu sıcakta sefere çıkmayın.” (Tevbe Suresi 81. Ayet meali)

Allahu Teâlâ da onlara şu şekilde cevap vermiştir:

“De ki: “Cehennem nârı sıcaklık olarak çok daha şiddetlidir!” Keşke kavrayabilselerdi!” (Tevbe Suresi 81. Ayet meali)

Bununla birlikte Yahudiler ve onlar gibi olan şüpheciler, kaç defa birbiri ardına baskınlar yaptılar, Müslümanların birliğine zarar veren çılgınca saldırılarda bulundular ve onların dinlerine zarar verdiler.

“Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi: “Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.” (Âli İmran Suresi 72. Ayet meali)

Ancak plan başarısız oldu. Çünkü Allah, bunları ifşa etti, ortaya çıkardı, bunların şerrini iptal etti ve ayıplarını açığa vurdu. Nitekim başka bir girişimde daha bulundular. Zira nefislerinde sönmüş olan cahiliye narlarını ve insanî özelliklerin iğrençliklerini canlandırmak için Ensar’ı, aralarında meydana gelen düşmanlıkları ve İslam’dan önceki savaşları zikretmeye başladılar. Ancak Allah onların işlerini ifşa etti, onların umutlarını boşa çıkardı, onlara ve tuzaklarına şu kavliyle cevap verdi:

“Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa sevk ederler.” (Âli İmran Suresi 100. Ayet meali)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ensar’a gelerek onlara nasihat etti, onlara İslam’ın nimetini hatırlattı ve ayrılığın ardından onları bir araya topladı. Bunun üzerine birbirleriyle kucaklaştılar, birbirlerini bağışladılar ve birbirlerine müsamaha gösterdiler. Böylece Yahudilerin birbiri ardına girişimde bulundukları planları başarısız oldu. Zira her ne zaman savaş ateşini yaksalar, Allah o ateşi söndürdü.

Nitekim Müslümanlar, safların birliği ve kelimenin birlikteliği sayesinde refah içinde yaşayan ve Allah’ın kendilerine dönük vasiyetini koruyan tek bir ümmet olarak kaldılar.

“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (Âli İmran Suresi 103. Ayet meali)

Allah’ın ipine sımsıkı yapışmanın ve O’nun şeriatına tabi olmanın bereketlerinden biri de, Allah’ın onların cemaatlerini koruması, onlara liderlik göstermesi ve onların azlığını çoğaltması olmuştur.

“Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde aciz tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz da Allah size yer yurt verdi ve yardımıyla sizi destekledi.” (Enfâl Suresi 26. Ayet meali)

Allah, zilletin ardından onları izzetlendirdi.

“Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah’tan sakının ki O’na şükretmiş olasınız.” (Âli İmran Suresi 123. Ayet meali)

Onları aç iken doyurdu ve korkularını güvene çevirdi.

” Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme ‘ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler.” (Kasas Suresi 57. Ayet meali)

Nitekim onları, vasat, mutedil ve istikamet üzere bir ümmet olmaları amacıyla insanlar içinden çıkarılmış en hayırlı ümmet kılmak ve onları, üzerlerine indirdiği bu nimete iletmek için hâlâ onlara nimet ve yardımını göndermekte, onları koruma ve gözetimiyle kuşatmaktadır.

Allah, (Azze ve Celle) ümmeti kendilerine hayatı zehir eden bütün şerlere ve öfkelere karşı uyardığı gibi, onlara dini korumanın cemaatin birliğine ve birlikteliğe bağlı olduğunu ve fitnelerin ortaya çıkmasının da ayrılığı ve ihtilafı artırdığını haber verdi. Bunu da ibret almak isteyen kimseler için kevnî ve şer’î kanunlardan kıldı.

“Allah’ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” (Fâtır Suresi 43. Ayet meali)

Ümmetimizin uzun tarihi boyunca yaşadığı durumlara göz atan bir kimse, bu zaman içerisinde fitne ateşinin ve düşmanlıkların yazılı olduğunu, ayrılıkların ve parçalanmışlıkların acısının tadıldığını görür. Zira krizler, her yönden birbirini takip etmiş ve ümmet tüm vurup kıranların hedefi haline gelmiştir. Ahlâkı bozan ve Batılılaşmanın kucağına atılan putperestlik ve ateizmle birlikte sorumsuzca davranıldığında, yöntemlerdeki sapkınlık, görüşlerdeki hayranlık ve tutkulardaki cazibe korunduğunda bilge bir gözlemci, bunların bozulmanın ve yok olmanın alametlerinden olduğunu hisseder.

İşte tüm bunlar, İslam cemaatinin gerekliliğinin, yolundaki intizamın ve Kelime-i Tevhidin hafife alınması sonucunda, İslam’ın ayrılığına, asasının kırılmasına ve yine İslam’ın parçalanmasına teşvik edilmesi nedeniyle meydana gelmiştir. Nitekim tüm bunlar da Allah’ın dininde cehaleti, âlimlerin uzaklaştırılması yoluyla, şer’î nasları anlamada abartıyı ve cahillerin öne çıkmasını beslemiştir. Bu da koşulların bozulmasına ve kötü durumların miras bırakılmasına yol açmıştır. Nitekim bu, akıl sahibi tüm insanlar için asla bir sır değildir.

Şüphesiz ümmetin birlikteliği ve hak üzere birleşmesi, kurtuluşun anahtarını, kaybolan onurunu ve parlayan izzetini kazanmanın adresidir. Zira Müslümanların tek bir yol üzere olması, İslam’ın temeli ve güvenliğin supabıdır.

Bu nedenle “hikmet ve hüküm sahibi Şâri, Allah’a ve Ahiret Gününe iman eden herkese, cemaate bağlı kalmasını farz kılmıştır. Dolayısıyla onun yoluna girmeli, onun gölgesinde gölgelenmeli, onun sahiplerine itimat etmeli, kendi nefsi için sevdiğini onlar için de sevmeli, kendi nefsi için kerih gördüğünü onlar için de kerih görmelidir. Onların kötülediği şeyleri kötülemeli, onların mutlu olduğu şeylere mutlu olmalı, onlar tek bir vücut olup, o da ondan bir parça olması nedeniyle sevdikleriyle barış yapmak ve düşmanlarıyla savaşmak amacıyla onlar için bir nasihatçi ve bir koruyucu olmalıdır. (1)

“Şarî’nin cemaatin işine vermiş olduğu bu önem, cemaatin çok önemli, gücünün ve faydasının çok büyük olmasından öte bir şey değildir. Zira cemaat, Müslümanların bağı olup, Müslümanların güçlü olması cemaatin güçlü olmasına ve Müslümanların zayıf olması cemaatin zayıf olmasına bağlıdır. Nitekim cemaat içerisinde olan Müslüman, Rabbine güvenli bir şekilde ibadet ettiği gibi desteklemesi için Allahu Teâlâ’ya dua edebilmektedir. Dolayısıyla cemaatin bünyesinde zayıf olan güçlü olur, onun gölgesinde mazlum olan muzaffer olur ve onun çevresinde aciz olan yardım görür.” (2)

Zira emir, Müslümanların cemaatinin gerekliliği ile ilgili gelmiş olup, bundan murad edilen yöneticisini naspeden düzenli bir cemaattir. Aynen İbn-i Cerir’in şöyle söylediğinde karar kıldığı gibi: “Cemaatin gerekliliği ile ilgili haberden murad edilenin, emirliği üzerinde bir araya geldikleri kimseye itaat etmek olduğu doğrudur. Dolayısıyla her kim ona olan biatını bozarsa cemaatin dışına çıkmış olur.” (Fethu’l Bâri 13/47) Bu büyük imam tarafından yapılan bu tefsir, birliğe ve birlikteliğe ve Müslümanların ırzlarının korunmasına delalet etmektedir. Bu ise ancak İslam ve Müslümanların dışında bilinen hiçbir ismi olmayan ana bir cemaatin livası altında olur.

“O, daha önce (Kur’an’da) size “Müslümanlar” adını verdi.” (Hacc Suresi 78. Ayet meali)

Dolayısıyla yönetici ve yönetilenin, âlim ve cahilin, iyinin ve cahilin dâhil olduğu, içerisinde tüm cemaatlerin ve kitlelerin eridiği, karşısında tüm bağlılıkların ve biatlerin düştüğü, işte bu ana cemaattir. Dolayısıyla bağlı kalınması ve bayrağı altında toplanılmasıyla ilgili emrin geldiği tek meşru cemaat odur. Zira Allah’ın (Azze ve Celle) Müslümanların işi için görevlendirdiği, zalim ve adaletsiz olarak terk etmiş olsa bile Müslümanları onun emirliği altında bir araya getirdiği ve sınırlandırdığı kimsenin dışındaki birine ne itaat ne de bağlılık vardır. Dolayısıyla o, ümmet içerisinde tek olup bazı insanların bilmeyerek ya da bilmezden gelerek anlamak istediği gibi cemaatlerin ve partilerin çoğalmasıyla onun da çoğalması imkânsızdır. Nitekim ümmetin selefi ve seçkinleri nezdinde sabit olan anlayış işte budur. Zira İbn-u Ebu Hatim’in senediyle Semmâk B. Velîd Hanefî’ye rivayet ettiği şerh size bunu haber veriyor. Zira o, İbn-i Abbas (r.a) ile Medine’de karşılaştı ve şöyle dedi: “Bize zulmeden, bize hakaret eden ve sadakalarımız hususunda bize saldıran yöneticilerimiz hakkında ne söylüyor, onları engelleyelim mi?” İbn-i Abbas dedi ki: “Hayır, onlara itaat et ey Hanefî! Sonra dedi ki: Ey Hanefî! Cemaat, cemaat. Onun dağılmasıyla ümmetler helak olmuştur. Zira Allahu Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu işittim: “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (İbn-i Ebu Hatim’in Tefsiri-2/455)

Dolayısıyla insanların dinini ve dünyalarını ıslah edecek olan, birlik ve birliktelikten başkası değildir. Yine insanları ifsad eden şey de ayrılık ve ihtilaftan başkası değildir. Zira cemaat, güç ve kuvvet olduğu gibi ayrılık da başarısızlık ve helaktir. Dolayısıyla Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) zikretmiş olduğu şu üç haslet olmadıkça insanların kalpleri ıslah olmayacak ve ülkede güven yayılmayacaktır. “Üç haslet vardır ki, bunlar oldukça bir müminin kalbi kin ve düşmanlık taşımaz. Ameli Allah rızası için ihlaslı yapmak, idarecilere nasihat etmek ve Müslümanların cemaatine devam etmek… Çünkü Müslümanların duaları, ona katılanların hepsini kuşatır ve muhafaza eder.” (Ahmed Müsned’inde rivayet etti. 5/183) İbn-i Teymiyye’nin söylediği gibi “din usullerini ve kaidelerini bir araya getirdiği gibi Allah’ın ve kullarının haklarını bir araya getiren ve dünya ile ahiret maslahatlarını düzenleyen işte bu üçüdür.” (Mecmû’ul-Fetava 1/ 18)

Allah rahmet etsin Muhammed B. Abdullah şöyle demiştir: “Bu üç haslet ya da bir kısmı ihlal edilmedikçe insanların dinlerinde ve dünyalarında bir bozulma olmaz.” (Mecmû Muellefâti’ş Şeyh 1/336)

Derim ki: Bu hasletleri almadıkları ve ona sımsıkı sarılmadıkları sürece Müslümanların işi düzene girmeyeceği gibi üzerlerinden zillet ve zulüm de kalkmayacaktır. Ebu Talib Mekkî, bu hasletleri kapsayan bu hadisi irâd etmesinin ardından şöyle demiştir: “Zamanımızda her kimde bu hasletler bir araya gelirse, bu kişi Allahu Teâlâ’nın dostlarından olur.” (Kavtull Kulûb-2/273)

Ey Allah’ın dostluğuna talip olan kimse, onun kilometre taşları işte budur. O halde onu elde etmek için acele et ve insanların dostluğundan vazgeç. Aksi takdirde onun sahiplerinden olursun. Zira o, bir sorumluluk ve emanet olduğu gibi onu hakkıyla alan ve bu hususta üzerine düşeni yapan kimse hariç geriye kalanlar için Kıyamet Gününde bir utanç ve pişmanlık vardır.

Ey Allah’ım! Kalplerimizi hak üzere bir araya getir ve onu, ipine sıkı sıkı sarılarak, kendisine kurtuluşu ve başarıyı yazmış olduğun cemaatin yolunda düzenli olmak üzere birleştir.