Hamd Allah’a aittir. Biz O’na hamd eder, O’dan yardım ister, O’ndan mağfiret diler ve O’na tövbe ederiz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah kime hidayet verirse artık onu saptıracak kimse yoktur, kimi de dalalete düşürürse artık ona hidayet edecek kimse yoktur. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir ve O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) O’nun kulu ve Resul’üdür.
Emmâ ba’d, Allah kullarının üzerine
olan nimetini tamamlamış, yaşamda ve dönülecek yer hususunda onlara rahmet
etmiş ve onlar için Allahu Teâlâ’nın şu kavlinde doğruladığı bu dini kemale
erdirmiştir:
“Bugün size dininizi kemale erdirdim,
üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’dan razı oldum.”
(Mâide Suresi 3. Ayet meali)
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) ümmetini gecesi gündüz gibi olan ve helak olandan başka birinin
dönmeyeceği parlak ve berraklık üzere terk edinceye kadar vefat etmedi.
İlk ahdinde merhamet olunan bu ümmet
olmuş, Allah (Azze ve Celle) onu hidayet üzere bir araya getirmiş, onu helak
olmaktan korumuş, fertlerinin kalplerinin arasını birleştirmiş ve onu hevadan
korumuştur. Zira o, tertemiz şer’î öğretilere tabi olduğu gibi Allah’a ve
Resulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) itaat etme istikameti üzere olmuştur.
Onlar ise Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) eşlik etmiştir.
Ona itaat etmenin, onu yüceltmenin, onun üzerine inen nura ve ona gelen hayra
tabi olanları öğrenenlerden, ona gelen hakka teslim olan, ona emredilen
hidayete boyun eğen, onun sözü yanında hiçbir sözleri olmayan, onun verdiği
hükme karşı çıkmayan, onun önüne geçmeyen tertemiz merhametli kalplere sahip
bir ümmettir bu ümmet. Nitekim onlar, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve
sellem) ile birlikte tek bir ümmet oldular. Aynen Allahu Teâlâ’nın şu şekilde
nitelendirdiği gibi:
“Hakikaten bu (bütün peygamberler ve
onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin
Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” (Enbiyâ Suresi 92. Ayet meali)
Münafıklar, fitneciler ve akideye
bağlılığı zayıf olanlar, Müslümanların birliklerini parçalamak, kelimelerini
dağıtmak ve onların davetlerini engellemek amacıyla Allah Resulünün (sallallahu
aleyhi ve sellem) döneminde Müslümanlar arasında düşmanlık ateşini
alevlendirmek için kaç defa fitne fitilini ateşlemeye çalıştılar. Ancak hayal
kırıklığına uğradılar, başaramadılar, ifsat ettiler, ıslah edemediler ve
dediler ki:
“Bu sıcakta sefere çıkmayın.” (Tevbe
Suresi 81. Ayet meali)
Allahu Teâlâ da onlara şu şekilde
cevap vermiştir:
“De ki: “Cehennem nârı sıcaklık olarak
çok daha şiddetlidir!” Keşke kavrayabilselerdi!” (Tevbe Suresi 81. Ayet meali)
Bununla birlikte Yahudiler ve onlar gibi
olan şüpheciler, kaç defa birbiri ardına baskınlar yaptılar, Müslümanların
birliğine zarar veren çılgınca saldırılarda bulundular ve onların dinlerine
zarar verdiler.
“Ehl-i kitaptan bir grup şöyle dedi:
“Müminlere indirilmiş olana sabahleyin (görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr
edin. Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.” (Âli İmran Suresi 72. Ayet
meali)
Ancak plan başarısız oldu. Çünkü
Allah, bunları ifşa etti, ortaya çıkardı, bunların şerrini iptal etti ve
ayıplarını açığa vurdu. Nitekim başka bir girişimde daha bulundular. Zira
nefislerinde sönmüş olan cahiliye narlarını ve insanî özelliklerin
iğrençliklerini canlandırmak için Ensar’ı, aralarında meydana gelen
düşmanlıkları ve İslam’dan önceki savaşları zikretmeye başladılar. Ancak Allah
onların işlerini ifşa etti, onların umutlarını boşa çıkardı, onlara ve
tuzaklarına şu kavliyle cevap verdi:
“Ey iman edenler! Kendilerine kitap
verilenlerden bir guruba uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden inkârcılığa
sevk ederler.” (Âli İmran Suresi 100. Ayet meali)
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi
ve sellem) Ensar’a gelerek onlara nasihat etti, onlara İslam’ın nimetini
hatırlattı ve ayrılığın ardından onları bir araya topladı. Bunun üzerine
birbirleriyle kucaklaştılar, birbirlerini bağışladılar ve birbirlerine müsamaha
gösterdiler. Böylece Yahudilerin birbiri ardına girişimde bulundukları planları
başarısız oldu. Zira her ne zaman savaş ateşini yaksalar, Allah o ateşi
söndürdü.
Nitekim Müslümanlar, safların birliği
ve kelimenin birlikteliği sayesinde refah içinde yaşayan ve Allah’ın
kendilerine dönük vasiyetini koruyan tek bir ümmet olarak kaldılar.
“Hep birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a)
sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (Âli İmran Suresi 103. Ayet meali)
Allah’ın ipine sımsıkı yapışmanın ve
O’nun şeriatına tabi olmanın bereketlerinden biri de, Allah’ın onların
cemaatlerini koruması, onlara liderlik göstermesi ve onların azlığını
çoğaltması olmuştur.
“Hatırlayın ki, bir zaman siz
yeryüzünde aciz tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların sizi kapıp götürmesinden
korkuyordunuz da Allah size yer yurt verdi ve yardımıyla sizi destekledi.”
(Enfâl Suresi 26. Ayet meali)
Allah, zilletin ardından onları
izzetlendirdi.
“Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz
halde Allah, Bedir’de de size yardım etmişti. Öyle ise, Allah’tan sakının ki
O’na şükretmiş olasınız.” (Âli İmran Suresi 123. Ayet meali)
Onları aç iken doyurdu ve korkularını
güvene çevirdi.
” Biz onları, kendi katımızdan bir
rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz
bir yere (Mekke-i Mükerreme ‘ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu
bilmezler.” (Kasas Suresi 57. Ayet meali)
Nitekim onları, vasat, mutedil ve
istikamet üzere bir ümmet olmaları amacıyla insanlar içinden çıkarılmış en
hayırlı ümmet kılmak ve onları, üzerlerine indirdiği bu nimete iletmek için
hâlâ onlara nimet ve yardımını göndermekte, onları koruma ve gözetimiyle
kuşatmaktadır.
Allah, (Azze ve Celle) ümmeti
kendilerine hayatı zehir eden bütün şerlere ve öfkelere karşı uyardığı gibi,
onlara dini korumanın cemaatin birliğine ve birlikteliğe bağlı olduğunu ve
fitnelerin ortaya çıkmasının da ayrılığı ve ihtilafı artırdığını haber verdi.
Bunu da ibret almak isteyen kimseler için kevnî ve şer’î kanunlardan kıldı.
“Allah’ın kanununda asla bir değişme
bulamazsın, Allah’ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın.” (Fâtır
Suresi 43. Ayet meali)
Ümmetimizin uzun tarihi boyunca
yaşadığı durumlara göz atan bir kimse, bu zaman içerisinde fitne ateşinin ve
düşmanlıkların yazılı olduğunu, ayrılıkların ve parçalanmışlıkların acısının
tadıldığını görür. Zira krizler, her yönden birbirini takip etmiş ve ümmet tüm
vurup kıranların hedefi haline gelmiştir. Ahlâkı bozan ve Batılılaşmanın
kucağına atılan putperestlik ve ateizmle birlikte sorumsuzca davranıldığında,
yöntemlerdeki sapkınlık, görüşlerdeki hayranlık ve tutkulardaki cazibe
korunduğunda bilge bir gözlemci, bunların bozulmanın ve yok olmanın
alametlerinden olduğunu hisseder.
İşte tüm bunlar, İslam cemaatinin
gerekliliğinin, yolundaki intizamın ve Kelime-i Tevhidin hafife alınması
sonucunda, İslam’ın ayrılığına, asasının kırılmasına ve yine İslam’ın
parçalanmasına teşvik edilmesi nedeniyle meydana gelmiştir. Nitekim tüm bunlar
da Allah’ın dininde cehaleti, âlimlerin uzaklaştırılması yoluyla, şer’î nasları
anlamada abartıyı ve cahillerin öne çıkmasını beslemiştir. Bu da koşulların
bozulmasına ve kötü durumların miras bırakılmasına yol açmıştır. Nitekim bu,
akıl sahibi tüm insanlar için asla bir sır değildir.
Şüphesiz ümmetin birlikteliği ve hak
üzere birleşmesi, kurtuluşun anahtarını, kaybolan onurunu ve parlayan izzetini
kazanmanın adresidir. Zira Müslümanların tek bir yol üzere olması, İslam’ın
temeli ve güvenliğin supabıdır.
Bu nedenle “hikmet ve hüküm sahibi
Şâri, Allah’a ve Ahiret Gününe iman eden herkese, cemaate bağlı kalmasını farz
kılmıştır. Dolayısıyla onun yoluna girmeli, onun gölgesinde gölgelenmeli, onun
sahiplerine itimat etmeli, kendi nefsi için sevdiğini onlar için de sevmeli,
kendi nefsi için kerih gördüğünü onlar için de kerih görmelidir. Onların
kötülediği şeyleri kötülemeli, onların mutlu olduğu şeylere mutlu olmalı, onlar
tek bir vücut olup, o da ondan bir parça olması nedeniyle sevdikleriyle barış
yapmak ve düşmanlarıyla savaşmak amacıyla onlar için bir nasihatçi ve bir
koruyucu olmalıdır. (1)
“Şarî’nin cemaatin işine vermiş olduğu
bu önem, cemaatin çok önemli, gücünün ve faydasının çok büyük olmasından öte
bir şey değildir. Zira cemaat, Müslümanların bağı olup, Müslümanların güçlü
olması cemaatin güçlü olmasına ve Müslümanların zayıf olması cemaatin zayıf
olmasına bağlıdır. Nitekim cemaat içerisinde olan Müslüman, Rabbine güvenli bir
şekilde ibadet ettiği gibi desteklemesi için Allahu Teâlâ’ya dua
edebilmektedir. Dolayısıyla cemaatin bünyesinde zayıf olan güçlü olur, onun
gölgesinde mazlum olan muzaffer olur ve onun çevresinde aciz olan yardım görür.”
(2)
Zira emir, Müslümanların cemaatinin
gerekliliği ile ilgili gelmiş olup, bundan murad edilen yöneticisini naspeden
düzenli bir cemaattir. Aynen İbn-i Cerir’in şöyle söylediğinde karar kıldığı
gibi: “Cemaatin gerekliliği ile ilgili haberden murad edilenin, emirliği
üzerinde bir araya geldikleri kimseye itaat etmek olduğu doğrudur. Dolayısıyla
her kim ona olan biatını bozarsa cemaatin dışına çıkmış olur.” (Fethu’l Bâri
13/47) Bu büyük imam tarafından yapılan bu tefsir, birliğe ve birlikteliğe ve
Müslümanların ırzlarının korunmasına delalet etmektedir. Bu ise ancak İslam ve
Müslümanların dışında bilinen hiçbir ismi olmayan ana bir cemaatin livası
altında olur.
“O, daha önce (Kur’an’da) size
“Müslümanlar” adını verdi.” (Hacc Suresi 78. Ayet meali)
Dolayısıyla yönetici ve yönetilenin,
âlim ve cahilin, iyinin ve cahilin dâhil olduğu, içerisinde tüm cemaatlerin ve
kitlelerin eridiği, karşısında tüm bağlılıkların ve biatlerin düştüğü, işte bu
ana cemaattir. Dolayısıyla bağlı kalınması ve bayrağı altında toplanılmasıyla
ilgili emrin geldiği tek meşru cemaat odur. Zira Allah’ın (Azze ve Celle)
Müslümanların işi için görevlendirdiği, zalim ve adaletsiz olarak terk etmiş
olsa bile Müslümanları onun emirliği altında bir araya getirdiği ve
sınırlandırdığı kimsenin dışındaki birine ne itaat ne de bağlılık vardır.
Dolayısıyla o, ümmet içerisinde tek olup bazı insanların bilmeyerek ya da
bilmezden gelerek anlamak istediği gibi cemaatlerin ve partilerin çoğalmasıyla
onun da çoğalması imkânsızdır. Nitekim ümmetin selefi ve seçkinleri nezdinde
sabit olan anlayış işte budur. Zira İbn-u Ebu Hatim’in senediyle Semmâk B.
Velîd Hanefî’ye rivayet ettiği şerh size bunu haber veriyor. Zira o, İbn-i
Abbas (r.a) ile Medine’de karşılaştı ve şöyle dedi: “Bize zulmeden, bize
hakaret eden ve sadakalarımız hususunda bize saldıran yöneticilerimiz hakkında
ne söylüyor, onları engelleyelim mi?” İbn-i Abbas dedi ki: “Hayır, onlara itaat
et ey Hanefî! Sonra dedi ki: Ey Hanefî! Cemaat, cemaat. Onun dağılmasıyla
ümmetler helak olmuştur. Zira Allahu Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu işittim: “Hep
birlikte Allah’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” (İbn-i Ebu
Hatim’in Tefsiri-2/455)
Dolayısıyla insanların dinini ve
dünyalarını ıslah edecek olan, birlik ve birliktelikten başkası değildir. Yine
insanları ifsad eden şey de ayrılık ve ihtilaftan başkası değildir. Zira
cemaat, güç ve kuvvet olduğu gibi ayrılık da başarısızlık ve helaktir.
Dolayısıyla Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) zikretmiş
olduğu şu üç haslet olmadıkça insanların kalpleri ıslah olmayacak ve ülkede
güven yayılmayacaktır. “Üç haslet vardır ki, bunlar oldukça bir müminin kalbi
kin ve düşmanlık taşımaz. Ameli Allah rızası için ihlaslı yapmak, idarecilere
nasihat etmek ve Müslümanların cemaatine devam etmek… Çünkü Müslümanların
duaları, ona katılanların hepsini kuşatır ve muhafaza eder.” (Ahmed Müsned’inde
rivayet etti. 5/183) İbn-i Teymiyye’nin söylediği gibi “din usullerini ve
kaidelerini bir araya getirdiği gibi Allah’ın ve kullarının haklarını bir araya
getiren ve dünya ile ahiret maslahatlarını düzenleyen işte bu üçüdür.”
(Mecmû’ul-Fetava 1/ 18)
Allah rahmet etsin Muhammed B.
Abdullah şöyle demiştir: “Bu üç haslet ya da bir kısmı ihlal edilmedikçe
insanların dinlerinde ve dünyalarında bir bozulma olmaz.” (Mecmû Muellefâti’ş
Şeyh 1/336)
Derim ki: Bu hasletleri almadıkları ve
ona sımsıkı sarılmadıkları sürece Müslümanların işi düzene girmeyeceği gibi
üzerlerinden zillet ve zulüm de kalkmayacaktır. Ebu Talib Mekkî, bu hasletleri
kapsayan bu hadisi irâd etmesinin ardından şöyle demiştir: “Zamanımızda her
kimde bu hasletler bir araya gelirse, bu kişi Allahu Teâlâ’nın dostlarından
olur.” (Kavtull Kulûb-2/273)
Ey Allah’ın dostluğuna talip olan
kimse, onun kilometre taşları işte budur. O halde onu elde etmek için acele et
ve insanların dostluğundan vazgeç. Aksi takdirde onun sahiplerinden olursun.
Zira o, bir sorumluluk ve emanet olduğu gibi onu hakkıyla alan ve bu hususta
üzerine düşeni yapan kimse hariç geriye kalanlar için Kıyamet Gününde bir utanç
ve pişmanlık vardır.
Ey Allah’ım! Kalplerimizi hak üzere
bir araya getir ve onu, ipine sıkı sıkı sarılarak, kendisine kurtuluşu ve
başarıyı yazmış olduğun cemaatin yolunda düzenli olmak üzere birleştir.